MAKALELER
Tekin Ertuğ

MERSİN’İ IŞIKLA RESMEDEN USTA 

Söz usta fotografçı Mustafa Eser üzerine olacak ise, “doğup büyüdüğü ve yaşamakta olduğu kente karşı fotografik düzlemde sorumluluklarını hiç unutmamış disiplinli, prensip sahibi, engin deneyime sahip, aksakal (bilge) bir insandır” diye başlamak, yerinde olur kanaatindeyiz.


Deneyim kolay kazanılmıyor. Bir ömür içinde çeşitli biçimlerde karşılığı/bedeli ödenerek biriktiriliyor. Sözü dinlenir, söylediklerine itibar edilir aksakal/bilge bir insan mertebesine erişmek, bir yandan ömür tüketmeyi, diğer yandan sancıyla, sıkıntıyla, kırgınlıklarla, travmalarla kazanılan ve biriktirilen deneyimlerin bilgi ile yoğrulmasını ve mayalanmasını gerektirir. Diğer bir ifadeyle; Üstün bir feraseti olmayan yahut sabır taşı olmayı başaramayan insanlar “hamdım, piştim, yandım” diyemezler.


Asırlar boyu Anadolu toprağında üst üste yığılmış kadim kültürün kuşaktan kuşağa aktardığı, öğrettiği sabrı, hoşgörüyü, hiç kimseyi ve hiçbir olguyu itmeyen-ötelemeyen, tersine kabullenen-kucaklayan tavrını, iyilik ve güzellik halini kavramış ve içselleştirmiş insan enderdir. Elbette ki o ender insan da, aksakaldır/bilgedir. Mütevazı fotografik serüvenimiz içinde tanışma ve çeşitli vesilelerle görüşme onuruna nail olduğumuz fotograf dostlarımız arasında böylesi bir bilgeliğin izini ve/ya ışıltısını taşıyan kimselere rastlamak, bizi en fazla etkileyen husus olmuştur.


Bizden önceki kuşaktan bazı ağabeylerimiz, ustalarımız ve kendi kuşağımızdan bazı usta isimler gibi, sayın Eser’in de geride bıraktığımız kişisel fotografik etkinlik sürecimiz dikkate alındığında fazla uzun sayılamayacak tanışıklığımız boyunca bu izi sürdüğünü, kendine has bir atmosfer içinde yol aldığını gördük, aksakal/bilge kişi olduğu izlenimi edindik. O’nu bir dost kadar yakından tanıyan kimselerin, tespitimizi teyit ve teslim edecekleri kanaatini taşıyoruz.  


Hayatın herhangi bir kulvarında alınan yol, kimi zaman yalnız başına, kimi zaman da bir yol arkadaşıyla (yoldaşla) birlikte alınır. Yoldaş, kimi zaman bir dosttur, kimi zaman eştir/hayat arkadaşıdır (*). Eser ustanın birinci yoldaşı, hayat arkadaşı (eşi) Sevim öğretmendir. Bir başöğretmen kadar deneyimli ve cevabı aranan ne varsa ilk sorulacak kişi olmak kadar bilgi ile donanmış belleği, araştırmacı tutumu, olgun ve yapıcı tavrı O’nu Mustafa Eser’in fotografik çabalarında ayrılmaz bir parçası haline getirmiş, başta Mersin OLBA Fotoğraf Derneği üyeleri olmak üzere, iletişim içinde oldukları bütün fotografçılar nezdinde saygın bir konuma taşımıştır. Eser’in ikinci yoldaşı ise, kızı Burcu’dur. Aynı zamanda meslekdaşı da olan kızı Burcu, gerek iş hayatının problemsiz sürmesinde, gerekse fotograf çalışmalarında bu denli mesafe kaydetmesinde hiç kuşku yok ki pay sahibidir. Aksi halde, tamamen gönüllü (amatör) çabaların bu seviyede ve bunca zaman aralıksız sürmesi ve dahası, iki albümle taçlanması mümkün olmayabilirdi.   


Uzun soluklu fotograf yolculuğunda (bizce) en önemli şeylerden biri, kimi fotoğrafçılar arasında aile dostluklarının inşa edilmiş olmasıdır. Eser ailesiyle, bu düzlemde bir dostluk inşa edebildiğimiz için, usta fotografçı Mustafa Eser’in yol arkadaşları ile ilgili fikir beyan etme cesareti gösterebiliyor ve o yüzden kendimizi şanslı addediyoruz. Albüm/kitap gibi basılı ve kalıcı eserlerin bir yerlerine bu nevi notların düşülmesi gerektiğine kuşku yoktur. Şayet hakkı teslim etmek kültürümüzün en değerli motiflerinden biri ise, böyle metinler aracılığıyla yapılmayacaktır da, nerede yapılacaktır? Mustafa Eser’in diğer yol arkadaşları da Mersin OLBA Fotoğraf Derneği’ni birlikte kurduğu dostları ve derneğin kıymetli üyeleridir. Ayrıca, bizatihi kendisinin her fırsatta dillendirdiği üzere, “eli öpülesi ustalar”ı yâd etmeden geçmek olmaz. Büyük yüreğinde herkese bir yer açabilen sayın Eser, fotograf yolculuğunu dostluklar inşa ederek sürdürmenin de ustasıdır.


Fotograf etkinliğinin dostluklara vesile olması ise, insan hayatında belki en önemli hususlardan biridir. Rekabetçi tutumun her şeyi yıkıp geçtiği koşullarda, rakip olmak yerine birlikte üretmeyi ve dostça paylaşmayı öğrenmek, kavramak, içselleştirmek, hayata geçirmek hiç kolay değildir. Ender olan hallerden birinin de bu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Koşullar, en yakın dostu en sert rakip haline getiriyorsa, bu koşulların dışında bir dünya tahayyül edilmesi bir hayli zordur. Bu acımasız rakip olma halinin kavrandığı, anlaşıldığı varsayılsa bile, yetmez. Çünkü bireyin, önüne serilmiş olan koşullara, hazırlanmış dünyaya meydan okuma cesareti göstermesi icap eder. Bütün sosyal çabalar, etkinlikler o çerçeve içerisinde gerçekleşmekte iken, bireyin kendisini, sunulmuş çerçevenin dışında tutması, aynı zamanda söz konusu birey için asosyal bir hal de peydahlamaktadır. Kültürümüzün bilge insanları böyle halleri, “Değneğin iki ucu pis, ortasına da it yapmış, neresinden tutayım?” diye ifade ederler. Haksız değiller.


Pozitif bilimler, insanın hayvansı geçmişinin 2,5 milyon yıl kadar eskiye gittiğini söyler. Ayağa kalkma, iki ayak üstünde yürüme, el becerisi geliştirme, el-beyin senkronizasyonu vb bir sürecin yaşanması, ardından başka dönüşümlerin, yani ciddi bir evrilmenin gerçekleşmesi için milyonlarca yılın geçmesi gerekmiştir. 70 bin yıl kadar önce Homo Sapiens’in oluşturduğu kültür-tarih süreci için Bilişsel Devrim tanımı yapılır. 12 Bin yıl kadar önce Tarım Devrimi’nin gerçekleştiği, 5 bin yıl kadar önce de Bilimsel Devrim’in gerçekleştiği mevcut veriler ışığında kanıtlanır. Milyonlarca yıla yayılan bu süreçte insanın ve diğer bütün canlı türlerinin yaşama tutunabilmek, türün devamını sağlayabilmek için kıyasıya bir rekabet içinde oldukları varsayılır. Homo neandertalensis, Homo erectus, Homo soloensis, Homo floresiensis, Homo denisova, Homo rudolfensis, Homo ergaster gibi diğer bütün türlerin doğaya ya da Homo sapiens’e (**) yenik düşmesi, Homo sapiens’in bu güne gelebilen tek insan türü olması, onun en acımasız rakip olduğu sonucuna işaret eder.


Hal böyle ise, rekabet etmek, genetik kodlarda var zaten. Belki uyku halinde, belki sürekli çok aktif, ama var. Yaşadığımız çağın, kapitalizmin bu ileri evresinin en önemli argümanı rekabettir. Kapitalizm savunusu içinde düşünüldüğünde, rekabet iyidir, geliştirir; antikapitalist bir yaklaşımla ele alındığında, rekabet kapitalizmin bir hastalığıdır. Gene iki ucu pis değnek meselesine gelip dayanıyor. “İleri kapitalizm koşullarında yaşarken, rekabeti reddetmek mümkün mü?” …vb çok sayıda başka sorunun da yanıtının hamasi söylemlerle değil, ayakları yere basar şekilde, bilimsel olarak verilmesi icap eder.


Fotograf dünyası da rekabet koşullarından nasiplenir, payına düşeni alır. Son yılların en tartışmalı meselelerinden biri tam olarak bu noktaya tekabül eder. “Fotografta bu çok yarışmalı rebaket ortamı bir kısır döngüye mi yol açıyor acaba?.. ‘Rekabet, geliştirir’ varsayımı, düşünülenin tersine bir sonuç mu doğruyor acaba?..” …vb soruların yanıtının da içi boş sözlerle değil, ayakları yere basar şekilde, bilimsel olarak verilmesi icap eder.


Bunlardan söz etmemizin nedeni, belki çıkış için önemli yol ve yöntemlerden biri, tam da “Eser’in albümleriyle ortaya koyduğu gibi, albüm/kitap yapmak üzere yola çıkmak ve fotografik çabalarını bu çizgide yürütmek olabilir” diye, hiç olmazsa bir an için düşünülmesine yol açma arzusudur. Başka fotografçılarla rekabet ilişkisine girilmesine de gerek kalmaz. Böylece fotografçının kendi iç âlemine dönmesi, kendine özel bir zihinsel etkinlik evreni yaratması ve fotograf çabalarını o koşullarda yürütmesi kolaylaşır. Birbirini tekrar edip duran üretim eylemi, yani sıradan sayılabilecek fotograf yolculuğu sona erer. Rekabet güdüsü etkisizleşir. Yaratıcılık harekete geçer. Özlem duyulan, “yeni bir şey söylemek ya da yeni bir söylemle ortaya çıkmak” da bu özgün koşullarda filizlenebilir… Kim bilir?!


“Fotografça” diye dilimize pelesenk ettiğimiz, fotografın dili ile söz söylemek eylemi, o dil ile bir şeyler ortaya koymak, sanat bağlamında ve sanat ortamında ya da insan yaşamının ve/ya doğanın çeşitli alanlarını belgelemek ve belgeleme işini ustaca yapmak şeklinde tezahür edebilir. “Ustaca yapmak” tan kasıt da, kaba saptama şeklinde değil, verili/geleneksel sanat ortamının vazettiği kriterleri (ışık, leke, renk, ton, komposizyon, denge, kontrast, doku, grafik düzenleme, ritim, …vb) bir sanat insanı edasıyla çalışmalarında ortaya koyma başarısıdır. Mustafa Eser’in paylaştığı fotograflar, usta işi fotograflardır. Kütüphanelerimizde müstesna bir yere koyduğumuz birinci albümü de, elimizde tuttuğumuz bu ikinci albümü de sözlerimizin kanıtıdır.


O bir sanat insanıdır. Yaşamını, sanat yaşamı olarak düzenlemiş ya da sanatı bir yaşam biçimi olarak içselleştirmiş bir ustadır. Yaşadığı kente borçlu olduğunu düşünür ve ne yapabileceğine kafa yormakla yetinmez, harekete geçip fotografın olanaklarını seferber eder. Çevreye, tarihe, doğaya duyarlıdır. Eser’in bir doğa âşığı olduğunu söyleyebiliriz. Özenlidir, ilgilidir, zariftir. Herkese ve her şeye karşı tutumu bilge bir insana atfedilecek seviyededir. İyi bir amatördür Mustafa Eser, çünkü genel olarak bir profesyonelden daha titiz çalışır. Yüce gönüllüdür, çünkü neredeyse bütün zamanını vakfettiği ve epeyce yüksek olan giderlerini de kendi mütevazı bütçesinden karşıladığı albümleri, gerektiğinde borçlanmayı bile göze alarak basılı hale getirmekten geri durmaz.


Yaşadığı kente (Mersin’e) borcunu bu albümlerle ödeyen, fotograf dünyasına bu kıymetli materyali armağan eden, pek çok değeri sonraki kuşaklara aktaran sayın Eser’in arşivinin yeni albümler için çok miktarda doküman içerdiğini tahmin etmek zor değildir. Umarız ve dileriz, üçüncü, dördüncü, beşinci albümler için de biz dostlarına gene üç-beş satır karalamak fırsatı doğsun.


Tekin Ertuğ

(Şubat-2017-Ankara)                       

  


(*)  Dilimizde garındaş (karındaş) kelimesi, nasıl zaman içinde gardaş (kardaş) olmuş ise, yol arkadaşı da zaman içinde yoldaş olarak dönüşmüştür. Ne var ki, politik olarak çok çalkantılı dönemlerde yoldaş kelimesini belli bir politik çevre siyasi bir hitap olarak kullandığı için, diğer (karşı) politik çevreler öz be öz Türkçe olan bu kelimeyi ötelemiş ya da kullanmamaya özen göstermiştir. O nedenle açıklama ihtiyacındayız; yoldaş kelimesinin buradaki kullanımında politik/siyasi hiç bir anlam yoktur.       


(**) Homo sapiens (Homo=İnsan, Sapiens=Zeki)’in, örneğin Neandertal kadar bedensel olarak iri ve güçlü olmamasına karşın, diğer insansı türleri tamamen yok ettiği veya kendisine mahkum ettiği, onlar üzerinde egemenlik kurup kendi koşullarına entegre ettiği şeklinde, farklı görüşler bulunuyor.  

                      

Adres
: Bahçe Mah. 4605 Sok.Edibe Hanım Apt. No:1 K:2 D:14 Akdeniz/Mersin
Telefon
: +90 (324) 233 40 14
Faks
: +90 (324) 238 24 20
GSM
: +90 (532) 375 51 17
E-Posta