MAKALELER
Sevim Eser
#KANLIDİVANE'DE BİR GÜN

Kanlıdivane antik kenti eski adıyla Kanyetelleis her zaman beni ve eşimi heyecanlandıran dört mevsim gittiğimiz bir ören yeridir. Bu hayran olduğumuz ören yerinin eşsiz flora ve faunasını fotoğraflarken kimi zaman çiçeklerin üstünde uçuşan kelebekler ilgi alanımız oldu kimi zaman tarihi eserler. Kanlıdivane bu eşsiz güzellikleriyle bizi her zaman kendine çağırdı.

 

Bir efsaneye göre Roma çağında suçlular antik kentin ortasındaki obruğa atılıp vahşi hayvanlara parçalatılmakta imiş bu söylenceden dolayı antik kentin adı “Kanlıdivane” olmuş.

 

Antik kent Mersin’den 50 km uzaklıkta olup Erdemli ilçesine bağlıdır. Güzel rahat bir yolculuktan sonra Erdemli ilçesi, Ayaş beldesi ve Yemişkumu mahallesini geçtikten sonra sağa dönüş işaretiyle 3 km sonra ören yerine varıyorsunuz. Arabanızı park edip yürümeye başlıyorsunuz. Karşınızda 60 metre derinliğinde bir obruğun etrafında toplanmış kiliseler, bazilikalar, kaya kabartmaları, anıt mezarları ve zeytinyağı işliklerini görebiliyorsunuz. Kanlıdivane Geç Antik döneme kadar uzanan geçmişi olan ve dağlık Kilikya sınırları içerisinde kalan Olba Hanedanlığının çok önemli bir kenti idi.  İ.S. 408 yılında Bizans İmparatoru II. Teodosyus Neopolis (Yenikent) adıyla şehri kutsal Hristiyanlık merkezine dönüştürür. 19. yüzyılda Fransız gezgin Victor Langlois tarafından keşfedilen Kanytelleis antik kenti 1970 yılında Semavi Eyice tarafından yapılan arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılır.

 

Şimdi kenti gezmeye başlayalım, derin obruğun antik merdiven basamaklarından aşağıya inerken güney duvarında Armaronxas Ailesinin kabartmalarını görüyoruz. Aile altı kişiden oluşmaktadır. Baba ve anne dört çocuğunun yanında oturmakta antik dünyada yaşamış bu aileye selam vererek yola devam ediyoruz. Antik şehirde Osmanlı dönemine ait yörük mezarları da bulunuyor. Bu çok özel Antik Kenti dolaşırken obruğun kuzeyinde bulunan nekropol alanına geldiğinizde ise etrafa dağılmış lahitler ile Olba’lı Prenses Aba’nın ölen kocası ve iki oğlu için yaptırdığı anıt mezarı ile karşılaşırsınız.

 

En eski mezar örnekleri obruğun batısında Çanakçı Kaya mezarlarıdır. 9 Eylül 1990 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Japon Prensi ve eşinin gezi programında yer almasıyla o güne kadar pek bilinmeyen Çanakçı Kaya mezarları konukların rahat gezebilmesi için bitki örtüsü temizlenmiş, yol ise asfaltlanmış böylece dünya tekrar kaya mezarlarını görebilir olmuştu. Burada dokuz adet kayaya oyulmuş mezar bulunmaktadır. Kaya mezarları üzerinde yer alan figürler arasında elinde mızrak ve kılıç tutan asker ile Prenses Aba’nın başı örtülü kabartması en belirgin olanlardır. Eğer ilkbahar ayında giderseniz nekropol alanında süsen çiçeklerinin açmış olduğunu ve her tarafın mosmor bir renge büründüğünü görebilirsiniz.

 

Antik şehre döndüğünüzde kulenin dibinde obruğun derinliği ile mest eden görüntüsünde sesinizin nasıl yankılandığına şaşırabilirsiniz. Mutlaka denemelisiniz. Bize İçel Sanat Kulübünün önderliğinde yapılan konserlerinde hep bir ağızdan söylenen şarkıları hatırlatır. Taşlık yolda katıldığımız nice konserleri konuşarak, zamanı ve baharı içimize çekerek Kanlidivane’den ayrılırken Uzuncaburç’ta Anıtsal Çeşme ile halkını suya kavuşturan Prenses Aba’ya, Büyük İskender ve komutanlarına ve daha nice yaşamışlara veda ediyoruz güneş Toros dağlarının ardına geçerken. Zaman sanki Kanlıdivane de donup kalmıştı bütün güzellikleriyle.

 

Yazı:Sevim ESER

Fotoğraflar:Mustafa Eser

13.09.2020

 

Kaynaklar: Semavi Eyice, Semihi Vural, Victor Langlois

#BALABOLU/#MUT

KilikyaMERSİN”Ören Yerleri”  adlı albüm çalışmasında araştırma yaparken Mut İlçesinde Balabolu (Adrassos) ören yerini hiç gitmediğimi farkettim. Mersin’i adım adım gezen bir kişi olarak gitmediğim böyle bir yerin olması beni çok şaşırttı. Hemen oraya eşimle beraber bir fotoğraf gezisi planladık.

 

 Bir kaç gün sonra sabah erken saatte 170 km’lik Mut yolculuğuna başlamıştık.  Göksu nehri, Toros Dağları bize arkadaşlık ederek kayısı ve zeytin bahçelerinin arasından geçtik. Keben’de çay içip yola devam ettik.  Mut’a vardık. Karacaoğlan parkında çınar ağaçları altında kahvemizi içtik. Parkın içinde Balabolu’dan getirilen aslan kabartmalı lahit kapağı bize ve zamana sessizce bakar gibiydi. Kısa bir moladan sonra Mut ilçesinin 42 km batısında yer alan Yalnızcabağ Köyü’nün 9 km kuzeybatısından orman içinden yola devam ettik. Toros Dağlarının yüce tepelerinde çadırlar kurulmuş, koyun ve keçiler için yapılan ağılları gördük. Balabolu(Adrassos) oklarını takip ederek tepeye vardık. İlk defa bir ören yerini yol işaretleriyle kolaylıkla bulduğumuz için çok sevindik.

 

  Balabolu Roma Dönemin’de yerleşim görmeye başlamış daha sonra Bizans İmparatorluğu’nun ve zaman zaman İsauranın himayesine girmiş güçlü bir şehir devleti imiş. Gapız Deresi kanyonlarına bakan tepelerin üzerine kurulmuş. Bir tarafı bu vadiye bakan kanyonlarla ve uçurumlarla çevrili. Bazı kayalar kesilerek kale suru şekli verilmiş veya sarnıç olarak kullanılmış. Muhteşem kanyona bir göz attık. Bu hiç bilmediğimiz ören yerinde taş merdivenlerini, su yollarını, devasa lahitlerini, kaya mezarlarını fotoğraflamaya devam ettik. Buradaki lahitler diğer nekropol alanlarındaki lahitlerden çok daha büyük idi ve lahit kapakları yaprak ya da aslan yelesi, su dalgası şeklindeydi. Bu aslan kabartmalı lahit kapağını Mut’un içindeki Karacaoğlan Parkında görmüştük. Maalesef defineciler lahitleri patlatmış ve üzerindeki işlemeler parçalanmış, üzülerek fotoğraf çekmeye devam ettik.

 

 Rehberimiz Muhammet kış mevsiminde köyde konaklayıp bahar mevsimi gelip havalar ısınmaya başladığında Balabolu’ya çıkıp çadırları kurduklarını söyledi. Gönüllü rehberimiz defineci olmadığına kanaat getirdiği ziyaretçilere Balabolu’nun tarihini anlatıyor antik şehri gezdiriyormuş. ‘Gördüğünüzden çok daha fazlası toprak altında var’ dedi bize ve Rehberimiz şöyle bir öykü anlattı :

 

 Nure Sufı  Selçuklar tarafından o zamanlar Ermenek’e bağlı olan bu bölgeye fethedilmesi amacıyla yerleştirildiğinde burada görkemli bir kentte yaşayan Bizans Rumları olduğunun haberini alır. Şimdi ki türbesinin civarında yaşayan Nure Sufi Adrassos’u iyice keşfettikten sonra Mut’a inmelerinin önünde engel olarak gördüğü bu kenti fethetmeye karar verir. Kentin yukarısındaki tepeye mancınık kurarak yüzlerce arı kovanını bu mancınıklarla Adrassos üzerine atar. Binlerce arı burada yaşayan insanlara hücum eder ve kent halkı ne olduğunu anlayamadan “Tanrının gazabı geldi” diyerek burayı boşaltır. Böylece Nure Sufi’nin bölgeye hakim olmasının önündeki engel de kalkmış olur ve Türkler bu bölgeye yerleşir.

 

 Güneş batmaya başlamıştı artık bizim de ayrılma zamanımız gelmişti. Bir kez daha aklımız zamanın, tarihin ve o anların yaşanmışlığı ile Mut’a geri döndük. Daha kaç zaman geçer bu dünyada bilmiyorum ama yazılan ve yazılacak daha çok hikaye var. Dağlarda, bir kır obasında, bir antik kentin nekropol alanlarında.

 

Fotoğraf:Mustafa ESER

Yazı: Sevim ESER

04.08.2019

#OLBA'DA İKİ KRALİÇE

 

KRALİÇE KLEOPATRA ve ABA

Mersin’in ören yerlerini eşimle birlikte sayısını hatırlayamadığım kadar çok gezdik. Dolaştık. Fotoğrafçı dostlarımızla bu yerleri her mevsim fotoğrafladık.

 

Kanlıdivane’de Uzuncaburç’ta hep o gizemli bir ülkenin, Olba’nın kraliçesi Prenses Aba’nın ismi çıktı karşımıza. Kraliçe Aba kimdi? M.Ö.3 yüzyıldan beri niçin unutulmamıştı? Tarih sayfasındaki bu gizemini nasıl korumuştu?

 

Hikayemiz Roma İmparatorluğu’nun sınırları içinde geçer; Olba bölgesi zengin mera, geniş yaylalar ve dağlarda gemi yapımında kullanılan sedir ağaçlarına sahipti. Bu çok önemli bölgeye Romalı vali yerine, bölgenin kralları tarafından yönetilmesini uygun buldular. Böylece Olba toprakları bazen adaletli çok zamanda adaletsiz krallar tarafından yönetildi.

 

İşte tam bu durumda Aba’nın babası Zenofanes korsanlara katılmış ve muhafız kılığında krallığı ele geçirmişti. Daha sonra Zenofanes Romalı komutan Pompei’nin akdenizdeki korsanları temizleme seferleri sırasında öldürülür. Zenofanes’i Romalılara yakalattıran Olba başrahibidir, bu yaptığına rağmen kızı Aba’yı tapınağa alıp büyütür. Yıllar geçer ve Olba kralı Teukros Aba’ya aşık olur evlenirler. Artık Aba bir kraliçedir.

 

M.Ö.32 yılında Klikya’yı zapt eden Antonius Kleopatra’ya Olba krallığını bağışlar. Tarihte bir iyilik karşılığı Kleopatra’nın Aba’nın kraliçeliğini onayladığını ve şehir devletin onun yönetmesine izin verdiği yazılır ama hangi iyilik karşılığı bu kesin değildir. Bu iki güçlü kadın şimdiki adıyla Uzuncaburç’un sütunlu yolunda yürümüş, çeşmesinden su içmiş ve görkemli Zeus tapınağında tanrıya dua etmişti. Bunu düşünmek bile her zaman beni çok heyecanlandırmıştır. Onlar ve ben tarihin farklı zamanlarında aynı Tyche (şans) tapınağında şans dileyen Klikyalı kadınlarız.

 

 

Uzuncaburç’a gittiğinizde bilmiyorum belki de küçük bir tiyatrosu olduğunu gördüğünüzde ya da rahiplere ait 5 katlı apartman yüksekliğinde helenistik kuleyi gördüğünüzde çok şaşırabilirisiniz. Tarih ve doğa bu yerlere cömert davranmış ve insanoğlu zamana çok güzel anıtlar, tapınaklar, kaya mezarları, çeşme bırakmış.

 

Artık Olba ve Aba’ya veda etme zamanın geldi. Kent kapısından usulca çıkıp Helenistik Kuleden geçip Lamos (Limonlu) deresinin üstündeki su kemerlerinden geçerek şehre ve Kraliçe Aba’ya tekrar görüşmek üzere dek veda ettim.

 Yazı: Sevim ESER

20.02.2019

#IJEN Krateri /#Endonezya

 

Endonezya seyahati beni çok heyecanlandırmıştı adeta bir rüyanın gerçekleşmesiydi benim için.

 Endonezya 5.gün

 

 Bali adasından kısa bir feribot yolculuğundan sonra Jawa adasına vardık. Feribottan inerek minibüslere bindik ve kalacağımız otele geldik. Gece yarısı 12:00 de uyandırıldık. Hızla hazırlanıp tekrar minibüslere bindik. Uzun ve yorucu bir parkur bizi bekliyordu. Yola çıkmadan önce ekibimizden 4 kişi gelemeyeceğini bildirdi. İjen Kraterinin tırmanma noktasında araçtan indik. Her taraf çok karanlıktı.

 Neredeyiz?

 Nasıl bir yerdeyiz?

 

  Uyarılara uyarak kalın giyinmiştik. Başımıza fener taktık. Yüzümüzde gaz maskesi yanımızda porter (taşıyıcılarla) yürümeye başladık. Yolumuzun 3 Km olduğu söylenmişti. 100 m sonra gruptan ayrılan arkadaşlar oldu. Kalan ekip birlikte hareket ederek ağır ağır yürüdük. Gecenin zifir karanlığında dar, dik bir yol ile tırmanış başlamıştı. Yokuş dik olunca çok güç sarf ediyor, nefesimiz kesiliyordu. Yokuşlar daha da dikleşmeye başladığında bizler hiç konuşmadan ağır ağır çıkarken porterlar (taşıyıcılar) şarkı söyleyerek, bizim halimize gülerek dağda tırmanıyorlardı. Ekip ise sık sık kısa dinlenmelerle yoluna devam ediyordu.

 

  Yükseldikçe nefes almak oldukça zorlaşmaya başlamıştı. Nihayet ilk kamp noktasına varmıştık. Biraz dinlendik ve tekrar tırmanmaya başladık. Biz nereye bastık, sağımızda solumuzda neler var? Hiç bilmiyorduk. Sadece çıkıyorduk. Tam 3 saat tırmandıktan sonra tepeye vardık. Gecenin kör karanlığı devam ediyor sadece sarı bir duman göze çarpıyordu. Rehberimiz sülfür(kükürt) ocağının 800 metre aşağıda olduğunu söyledi. Sabah saat 09:00’ dan önce, rüzgar çıkmadan geri dönülmesi gerektiğini de hatırlattı. Çünkü sülfür bulutları her tarafa yayılıyor;  asit kokusunu arttırıyor ve nefes almayı güçleştiriyordu. Aşağıya ise kimin ineceğini merak etmeye başladığımızda Eşim (Mustafa Eser) ve gruptan bir arkadaşımız öne çıkıp iniyoruz deyince çok heyecanlandım ve korktum. Gecenin karanlığında inişin tehlikeli olduğunu söyledim. Fakat eşimin fotoğraf aşkı üstün geldi. Beni de çok dikkatli olacağına ikna ederek porter (taşıyıcı) eşliğinde inmeye başladılar. Tepede kalanlar gün doğumunu beklemeye başladık.

 

 

 Asya kıtasının bu noktasında hava yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Güneş doğdu. Hiç kimsenin hayal edemeyeceği bir manzara ile karşılaştık. Etraf deklanşör sesleri ile yankılanmaya başlamıştı. Sülfür(kükürt) madenin sarı rengi ve volkanın ortasındaki asit gölün yeşili gökyüzünün çelik mavisi çok enteresan ve heyecan vericiydi.

  Gün aydınlandığında eşim ve arkadaşımız henüz yukarıya çıkmamışlardı. Beklerken rehberimiz Ijen Kraterinde insanların günde 12 dolara bir günde sadece iki kez her defasında 80-100 kg sırtlarında çift gözlü sepetle maskesiz sülfürü taşıdıklarını. Zehir soluyarak çalışan madencilerin ömrünün 40-50 yıl arasında olduğunu söylediğinde çok üzüldüm. Ekip ile beklememiz bir süre daha devam etti. Ben telaşlanmaya başlamıştım. Nihayet saat 09:00’a varmadan yukarı çıktılar. Nefes nefeseydiler. Ama çok mutlu görünüyorlardı. Nasıl diye sordum? Eşim yeryüzünü en ilginç doğa olaylarından birini gördüğü ve fotoğrafladığı için kendini çok şanslı bulduğunu söyledi. Anlattıkları beni çok heyecanlandırmış madene inmediğim için çok pişman olmuştum.

 

Artık 3 saatte çıktığımız 2600 metre yükseklikteki Ijen Kraterinden ayrılma vakti gelmişti. Gecenin karanlığında nereye bastığımızı bilemeden çıkmıştık. Hava aydınlanınca ne kadar zor olduğunu gördük yolun. Daha önce uçurumları, zorlukları bilseydim çıkar mıydım peki? Evet çıkardım. Bu benzersiz doğa olayını gördüğüm için kendimi ve grubumuzda bulunan tüm fotoğrafçı arkadaşlarımı çok şanslı buluyorum.

 

 Bu güzel organizasyonda en büyük payı olan Reha Bilir’e teşekkür ederim.

 

 Aklımız Endonezya’da kaldı…

 

19.11.2018 

Yazı:Sevim Eser

 

Not:Altınrota(www.altinrota.org) dergisinde yayınlandı

 

 

Adres
: Bahçe Mah. 4605 Sok.Edibe Hanım Apt. No:1 K:2 D:14 Akdeniz/Mersin
Telefon
: +90 (324) 233 40 14
Faks
: +90 (324) 238 24 20
GSM
: +90 (532) 375 51 17
E-Posta